ORAYA —>

Bilgehano Derininyo

Bilgehan 1990 doğumlu olsaydı kesin futbolcu olurdu. Şimdilerinde 22 yaşında ve genç yetenek diye anılan onlarca genç yeteneğin önünde futbol yeteneklerini sergilerdi.

Bilgehan çok kesin bir futbolcu olurdu.

-          Öyle her forvet gibi ofsayta düşmezdi. Düşse bile “ben ofsayta düşmem, düşersem de ben bu formayı yerim” der ve formasını orta yuvarlakta yerdi.

-          İkiye birlerde kesinlikle etkili olurdu. Ama iki kişi bir defansın üzerine gitmez, iki defansı karşısına alarak tek başına çalım atardı. Çünkü Bilgehan hep teke teki savunurdu.

-          Ara pası atmazdı Bilgehan. Bilgehan hep düz pas atardı. Öyle arada derede kalmış paslarla insanları kandırmazdı.

-          Bilgehan çift vuruş kullanmazdı. O hep en direkt vuruş kullanırdı. Topa vurmak için, öyle bir başka futbolcunun yardımını istemezdi. Gelir kendi vururdu.

-          Bilgehan baraj kurmazdı. Kursa bile diğer futbolcular gibi taşaklarını korumazdı elleriyle, açardı cesur yüreklilikle dalgayı dümeni topun önünde. “olsun” derdi. “Taşağa gelen çekilir” derdi.

-          Bilgehan yenilen takıma gol atmazdı. “Adamlar zaten yeniliyor neden daha fazla gol atıyorsunuz lan” derdi. Yenmek için nasılsa 1 gol yeterdi.

-          Uzatma dakikalarına itiraz ederdi Bilgehan. Lafı uzatmayı sevmediği gibi oyunu da uzatmak istemezdi. “Çal düdüğü Hakem Bey” derdi. Çalmazsa, uzatma dakikalarında oynamaz, köşe gönderine tüner, çimleri kazar ve sigarasını içerdi.

-          Hakeme itirazdan kesinlikle nefret ederdi. İtiraz etmesi gerektiğinde gider “Hakem Bey’in” ensesine bir tokat atar, düdüğü elinden alır ve tribünlere atardı. Düdük tribünlere ulaşmadan düşse bile bozuntuya vermez, soyunma odasının yolunu kırmızı kartla yüzleşmeden tutardı.

-          Bilgehan taç kullanmazdı. O topu kaleciden başka kimsenin eline almaması gerektiğine inanırdı.

-          Bilgehan en çok penaltıları severdi. Penaltıyı kullanmadan önce sürekli kaleciye feyk atardı. Ama topa asla vurmazdı. Kalecinin yüzüne bakıp, pis pis sırıtıp “Vurayım mı lan? Vuriyim olum? Ümmçük ümmçük” diye dudaklarıyla öpüçük efekti yapardı.

-          Bilgehan teknik direktörüne saygı duyardı. Maça çıkmadan önce elini öperdi.

-          Bilgehan krampon giymezdi. Ya treking botlarını giyerdi ya da süet ayakkabılarını. Eğer tercihini süetten yana kullanırsa mutlaka maçtan önce onları mum isiyle islerdi.

-          Bilgehan gol kralı olmazdı. Golün kralı olurdu!

-          Bilgehan ceza sahası kurallarına uyardı. Herkes uysun diye de ceza sahasını demir parmaklıklarla çevreler, içeriye de bir iki tane gardiyan koyardı.

-          Gol attıktan sonra sevinmezdi. Tribünlere koşmazdı. Orta sahaya kadar yürüyerek gelir “amına koydum onun” derdi. Sarı kartını yer, dönüp Hakem Bey’in yüzüne bile bakmazdı.

Bilgehan 1990 doğumlu, genç yetenek diye anılan bir futbolcu olsaydı siz şimdi Pele’yi Maradona’yı, Ronaldo’yu değil onu konuşuyor olurdunuz.

Fikret

Bugün bir oğlum oldu. Adını Fikret koydum. Fikret’i bir sporcu gibi yetiştirme kararı aldım. Bunun yanında 4 yaşına geldiğinde en az 2 enstrüman çalacak şekilde eğitmeye özen göstereceğime söz verdim. Fikret renkli gözlü. Bir adım önde diyebilirim. Okumayı 4 yaşında sökecek. Albert CAMUS’un yazdığı metinlerde hecelemeye başlayacak. Hecelediği cümleyi üçüncü kez okuduğunda gerçeklikle hayal arasındaki farkı çözebiliyor olacak. Fikret okumuş çocuk olacak. Okurken çalışacak. En azından 9 yaşına geldiğinde 2 ustadan dayak yemiş olacak. Dayak dediysem abartmayalım, bir iki haydar darbesi ve belki yavaş bir şaplak kafasına… İyi beslenecek. Asla fazla yiyen bir çocuk olmayacak. Yemek de seçmeyecek ama. Sebze yemekleri hep favorisi olacak, bunun yanında eti de az pişmiş yiyecek. Yabacı dile İspanyolca ile başlayacak. Telaffuzu çok iyi olacak. 14 yaşına geldiğinde öğretmenine karşı gelmekten hiç çekinmeyecek. Sınav kağıdına itiraz etmekten* çekinmezken, uzun sakalı için ona kızan öğretmeninden özür dileyebilecek. Öyle de doğru çocuk olacak. En az 3 branşta okul takımlarında yerini alacak. Fikret kadınları etkilemeyi çok iyi bilecek. İyi konuşacak, kaslı olacak, güzel giyinecek ve onların gözlerine bakmaktan hiç çekinmeyecek. 24 yaşında kadar da aşık olmayacak.

Fikret, babasının omzuna koluna atacak ama hiçbir zaman omuz atmayacak. Götü yerse –ki asla yemicek- atabilir de…

İyi bilgisayar kullanacak. Web 3.0’ın verdiği tüm nimetleri akademik ve profesyonel şekilde kullanacak. Arada sırada, çok gitmek istediği Şilili kadınlarına ve oranın coğrafyasına göz atmak için de girişimleri olacak tabii…

Fikret amcalarını çok sevecek. Haftada en az 2 kez arayacak onları. Yardım edecek. Para isteyecek.

Annesine tapacak.

Tek çocuk olacak.

26’sına geldiğinde aşık olduğu kadını unutmuş olacak.

Şili öncesi Küba’da Rozario ile tanışacak. Rozario, Fikret’in tüm entellektüel isteklerinin karşılığı olarak hayatında yer edecek onun. 1 haftalık Küba tatilini 4 aya çıkaracak Fikret. Amcaları ona para yollayacak.

Rozario, 3 günlüğüne Amerika’ya gittiğinde Fikret Şili yolunu yarılamış olacak. Rozario ona hiç küsmeyecek.

Bugün bir oğlum oldu. Adını Fikret koydum.

Dünya döner, ışık söner,

Dünya söner, ışık döner.

(Reblogged from a-little-late)

Gidelim ağazlarını burunlarını kıralım

Şu düzenekte eksik olan tek ses, “kafayı yanlışlıkla mutfak dolabına vurduğunda çıkan ses”tir.

Kusura bakmayın ama…

Dostluk, hiç alakası olmayan iki insanın birbirleriyle alakadar olabilmek için ortak saçmalıklar ürettikleri, gerilimli bir sevgi çeşididir.

Çeşit işte, anneyi sever gibi değil, babayı, kardeşi sever gibi değil, sevgiliyi sever gibi de değil. Yanlış anlaşılmasın onlardan çok ya da az da değil. O, başka bir şey. 

Yani, şey gibi; bir boş bira şişesine ağız dolusu küfür etmekten hoşlanır gibi.

Bir fotoğraf makinesinin dandik filmiyle alay edip, tüm çekilenleri bir anda yakmak gibi. Sanki filmlerde başkası varmış da…

Maraş dondurmacılarının yavşaklığına uzaktan yüksek sesle sövmekten hoşlanmak gibi.

Aynı kadına bakıp aynı anda birbirine dönüp “sana baktı moruk” yalanını üzülerek söylemeyi sevmek gibi. 


Eğer böyle bir sevginiz yoksa içinizde, kusura bakmayın ama o bira şişesinin de, o fotoğraf makinesi ve filminin de, o ikimize de bakmayan karının da ta amına koyayım.

Marilyn Monroe’nun yüzüne karşı "hiç tipim değilsin" diyemem. 

(Reblogged from vintagegal)

Liv Tyler’in yüzüne karşı “sen şarkı söyleme” diyemem.